TİTANİK DEĞİL, TAYTANİK!
(Batılılaşma sürecinde günümüz ergen gençliği)
Alaturka’ya sitem. Türkü’ye sitem. Yerel ve yerli olana sitem. Uzaktaki şahane şehir ve şahane insanlar. Ne de güzel oluyor gitmediğim / gidemeyeceğim yerler. Havası, görüntüsü, hazzı bile bir başka.
Arasam tarasam ne de özlü atasözleri bulurum şimdi. Uzaktan hoş gelen davul sesleriyle başlar, ‘Başarılı olmanın 101 yolu’ veya ’60 saniyede yüksek moral depolama’ gibi kişisel gelişim kitaplarından özlü sözler de bulurum. Hiç zor değil. 60 saniyede nasıl bir depolama yaptığını merak ettiğim çeşit çeşit mutlu bir hayat kitapcıklarından korunmanızı tavsiye eder, üzerinde deniz kabuğu fotoğraflarıyla bezeli ‘küçük şeyleri dert etmeyin:çünkü hepsi de küçük şeylerdir’ adlı güzide eseri ve kitabı okudukça daha fazla takıntılı olan eski bir tanıdığa sevgilerimi ileterek devam ediyorum.
80 çocuğu olduğumdan olsa gerek yabancıya olan hayranlığım her daim mevcut. 80 ler ve Michael Jackson ve Turgut Özal ve Amerika. Her yaşta eşine rastlanabilir durum olan yabancı hayranlığı sektörden sektöre fark edilebiliyor. Eğer ergenlik dönemindeyseniz, durum daha da vahim. Sözlerini anlamadığın şarkıları saatlerce dinle!. Hem de kulaklıkla!. Hem de her dinleyişinde ne kadar farklı olduğunu, ne kadar da buralara ait olmadığını kendi kendine kabullendir. Müsait zemin bulursan bu avrupaliliğini dışarıya da yansıt ki, bilmeyen kalmasın. Türkçe şarkılar hep sıradan, hep sıradan..
Daha dün gibi diyebileceğimiz bir zaman. Sinemalara öyle bir film gelir ki, tüm dünyanın gündemi değişiyor. Gazeteler, televizyonlar, dergiler..Tüm medya bu filmden bahsediyor. Vatandaş sinemaların önünde kuyruklar oluşturuyor, bu sinema şöleni(!)ni izleyen bir daha izliyor. Ve tahmin ettiğiniz üzere filmimiz ‘Titanic’. Leonardo Di Caprio ile Kate Winslet’in dünyanın en mutlu çifti taklidi yaptıkları fotoğrafları dosyalarımızda, defterlerimizde, her bir yanımızda.
Lisenin son günleri. ÖSS’yi geçermiyim?. Özel Üniversitelere param yeter mi gibi birtakım sıkıcı soruarın da etkisiyle daha bir asıldığımız Titanic ve o unutulmaz edebiyat dersi. Zayıf bulduğu öğrenciye psikolojik baskı yapma gibi bir adeti olan takıntılı edebiyat öğretmenimiz ve aniden açılan Titanic konusu. Filmi beğendiniz mi? adlı sorunun ardından herkes kendi fikrini belirtiyor.Aniden baskın bir ses tüm sohbete damgasını vuruyor. ‘Titanik değil, taytanik!. Yanlış söylersiniz..
Ömrüm boyunca eşi benzerini zor görebileceğim bir tartışma başlıyor sınıfta. Bir kısım arkadaş ‘titanik’i savunurken, bir kısmımız da ‘taytanik’ diyor. Sınıfın çoğunluğu titanik diyince, taytanik tezini savunan kızcağız sinir oluyor. Sanki, anasına-bacısına sövmüşcesine kızıyor. Yüzü kızarıyor, bağzı oklafı * oluyor. Dersi kaynatmanın verdiği dayanılmaz mutluluk ve çırpınan ergen bir kız. Yüzümdeki sivilceler iştahlanıyor muhabbetten:hele burnumun tam ucundaki. Durum gittikçe daha absürd bir hal alıyor ve yurtdışına hiç çıkmamış olmasına rağmen londrez aksanıyla konuşan kızımız sınıfın ortasına fırlıyor ; ‘siz ne anlarsınız be cahiller!’ diyerek hönkürümsü bir ağlamayla sınıftan dışarı çıkıyor.
Tenefüste arkadaşları tarafından teselli edilmeye çalışılsa da, salya-sümük ikilisi yakasını bırakmıyor. Neden insanların doğruyu öğrenmek istemediklerine içerliyor. Sözün bittiği an ile evlerden uzağın buluştuğu an birleşiyor ve hafızalara Titanic’i bambaşka bir şekle sokuyor. Zenginlerin acı çekme sahnesinden başka bir keyfi olmayan film bize Celine Dion adlı sıkıcı bir şarkıcıyı ve kolları iki yana açıp ufka bakmak ayağıyla ; sevgilinin kulağını yalamak hareketini kazandırıyor.
Yabancılığımın aktif olduğu bir dönem. Progressive rock, indie rock, elektronik müzikten başka birşey dinlemediğim bir dönem. Başka müzik dinlenebilir mi ki? diye burun kıvırdığım bir dönem. Bol hanımlı-beyli bir iş günü öncesi arabada çılgın bir grubun CD sini dinliyorum. CD’yi çıkartıp başka CD takmak üzere eject tuşuna basıyorum. CD çıkınca otomatik olarak sistem radyo’yu çalıştırıyor. Bu nasıl bir ritm!.
Alaturka alamet-i harika!. Ve tertemiz ve edepli ve güçlü bir ses türküsünü okumaya başlıyor. O ‘Heyheyyyyy’(16-18 sn. boyunca) diye şakıdıkça ben bir garip oluyorum. Ne kadar uninternational. Ne kadar yerine özel. ‘Kaşına gözüne nazar eyledim, karam’ dedikçe duygularıma tercüman; aklıma ziyan.
Bu hafta ne giymiş acaba diye her Pazar programına göz attığımız kadın, Bülent Ersoy. Neden, Bülent Ersoy olduğunu kafamıza vura vura hissettiriyor. Hissi duyguları zayıf olup, önyargıları güçlü olanlar yenildiniz. Klipsiz veya videosuz ‘Karam’ı dinleyip etkilenmeyen insan evladı henüz görmedim. Nerden mi bliyorum. Sağıma soluma bunun testini yapıyorum. Tamam, belki çok akıllı olmayabilirim ama Bülent Ersoy ‘Boşa kostaklanma dengim değilsin karam / değilsin karam aman aman değilsin vay vay’ dedikçe en uç şekilde mutlu olup, mutluluğumu sorgulamıyorum. Sözleri tam olarak anlamaya çalışıp, hem göbek atmak istiyorum hemde ellerimi hüzünbaz bir şekilde hareketlendirmek istiyorum.
Divamızdan, multi fonksiyonel türkü; hem anlayana hem de anlamayana!.
*Sinirden boğazın sertleşip,belirginleşme durumu.
HALİL AĞA
cypaibo@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder