Sınıflar varmış. Sınıfcıklar. Ayrımlar. Ayrılanlar. Ayrılmaya meğilliler. Dünya nüfusunun yüzde 1’inin tüm dünyadaki maddi kaynakların yüzde 97’sine sahip olduğu bir dünya varmış. Geriye kalan yüzde 99 nüfusun ise, yüzde 3 lik maddi kaynağı paylaşmaya çalıştığı bir dünya varmış.
Yaradan herkesi eşit yaratmış demek varken, sınıflara ayırmaya meraklılar varmış. Çok da güzel ayırmışlar taa ilk baştan. Milletlere ayırmışlar önce, şehirlere, köylere...Senin gibi olmayana saldırmalısın denmiş bir yerlerden. Çok savaşlar çıkmış, çok kanlar akmış. Ağlayan ağlamış, dertlenen dertlenmiş ama hiçbirşey değişmemiş. Dünyanın ennn(!)’leri silah ürettikce de devam edecekmiş. Çünkü, devir alıcı için ürün yapmanın değil; ürün için alıcı yaratmanın devriymiş..
Zencinin, beyazın, fakirin, zenginin ayrı tutulması şart olmuş. Fakir çiçekci kız ile fabrikatör oğlanın severek ayrılması’na üzülmüşüz hep birlikte. Sinemadan çıkar çıkmaz benzer bir ayrıştırma yapabilme kapasitemizin farkına varmadan isyan etmişiz, aşka engel sınıf ayrımına.
Parayla saadet sahibi olunamayacağını söyleyen insanlar varmış. Manevi mutluluk herşeymiş. Önemli olan sevgiymiş, aşkmış, dürüstlükmüş. Hatta bazı sesi ve ruhu güzel şarkıcılar hep bunu söyler dururmuş. Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün, bir yerde mutlaka buluşmak gibi bir misyon edinmiş sevgi insancıkları türemiş.
Gözlerinden sevgi fışkıran bu insanların insanlara öğütleri hiç bitmemiş. Yeri geldiğinde abla, yeri geldiğinde abi, anne, baba, sevgili...Herkese karşı karşılıksız ve çıkarsız bir sevgileri varmış. Ya aşkları?. Severlerse sonuna kadar, giderlerse ebediyen giderlermiş. Ama gitse bile severlermiş.
‘Nasıl Delikanlı Gibi Sevilir?’ temalı şarkılarından tutunda ‘Yeterki Beni Sev , Senin İçin Herşeyden Vazgeçerim!’ temalı şarkılarına kadar tüm sözlerinde bir hırs söz konusuymuş. İçtenliğin salaklık, mütevaziliğin ise ahmaklık olarak göstermek istediklerinden ne şarkı sözleri, ne magazin polemikleri ne de kendilerinde içtenlikten eser yokmuş.
Esas mesele göstermek miş. Kendilerini, vücut parçalarını, herşeylerini göstermek. En ufak bir çıkar için anasını bile satar, herhangi bir olay yaratıp gündemde kalmak için elinden geleni yaparlarmış. Şov ile şovenistlik bir birine karışmış. Polemik yaratarak iyi bir şov yaptıklarını zannedip kitleleri kandırmak en ustalıklı işleriymiş. Zamana ayak uydurmak yerine, zamanı ayartmak da çok sevdikleri bir işmiş.
Her –miş’li zamanın bir sonu elbet olmalı. ‘Emek en yüce değerdir’ diyenlerin ne kadar emekci olduğunu gördük, ne kadar çok –miş’li olduklarını da..Adalet gelecekmiş, eşitlik, refah, huzur, barış gelecekmiş. -Miş. Televizyon izleme alışkanlığının hatırı sayılır büyüklükte olduğu bir ülkede, hayatlarımıza her daim saldıran sevgi insancıklarının –mış’larını nedense bir türlü görmek istemiyoruz.
Bu sanatçı(!)ların ilk örneklerinden olan Hülya Avşar, bu konuda epey yol kat etmiş sayılır. Olaylı bir güzellik yarışması, her devrin adamlarıyla aşk oyunları, her konuda fikir sahibi olmak ve uç açıklamalar yapmak. Bunlar Hülya Avşar’ın hobileri. Bu tarz şovenistlik gayet tehlikeli olup, en temel malzemeleri sevgi değil kalitedir. Ya kavga ederler, ya da iyi ve kaliteli bir kadın nasıl yaşar onu anlatırlar. Bol bol SPA Masajı yaptırmalı, çocuğumuza klasik müzik dinletmeli, tenis gibi avrupai sporlar yapmalı ve modern bir kadın olarak bestseller kitaplar okumalıyız.
Kendilerince kalite satan bu kişilerin diğer belirgin özellikleri ise, birbirleri ardından demedik söz bırakmayıp magazin programlarına AZZ SONRA! olmak. Aklım almıyor!. Nasıl bir kitle yıllarca aynı bayat numarayı yemekten ve izlemekten bıkmıyor. ‘Hülya Avşar, Gülben Ergen’e neler dedi neler?’ ‘Avşar kızı muhabirimize saldırdı!’ ‘Hülya Avşar ile Gülben Ergen barıştı!’..azzz sonraaa!!!. Yazarken bile yoruldum. Asla müziğin ön planda olmadığı, zaten ön planda olacak bir müzikleri de olmadığından bu hayat felsefesi bünyeye pek bir zararlı.
İzlemeye alışkın insan en tehlikeli insan modellerindendir. Ne verirsen alır. Ne alırsa hazmeder. Hammaddeyi alır ve sadece almış olur. İşlenmez, yorumlamaz, eklemez, değiştirmez. Günün büyük çoğunluğunda T.V izliyor ve T.V’de hep onu görüyor. Eski hırsız, büyük patron!. Yalnızca 2-3 ay seçim propogandası yapıyor ve seçimlerde %8’den fazla oy alıyor. Birkaç ay daha yalan söyleseydi kesin iktidar bile olurdu. Türkiye’nin önünü açmaya çalışırken kendi kendine ‘shut down’ çeken bu zat-ı muheterem’in yanısıra çok büyükk laflar etmiş gibi gözükmeyi marifet sanan şarkıcılarımız da mevcut.
Kalite satanlardan daha tehlikeli olduklarına inandığım çığırtkan delikanlılar grubunun elebaşı ise , İbrahim Tatlıses. Olay yaratmak gayesiyle yaptığı TV şovları, duygu sömürüsünün en uç örneklerinden timsah gözyaşları...Sürekli bir ‘tribüne oynama’ durumu. ‘Bakın ben açıklama yapıyorum, dinleyin a cahillerr!’ dercesine yaptığı açıklamalar. Jüri üyesi olduğu programda fakir bir vatandaşı, fakirliğinden ötürü azarlaması ve seçim meydanlarında ‘Değerimi bilin, Bodrum’da 18’lik kızlarla eğlenmek dururken burdayım:bana oy verin’ demesi... Ne yazık ki, hem seçim meydanındaki insanların bir çoğu, hem de yarışma programındaki insanlar yine olsa yine alkışlayacaklardır.
Yeni trend ne ise, onun malzeme değeri çok yüksektir. Bugunlerde en moda konu ise, savaş. En moda konunun savaş olduğu bir zeminde akıllara zarar görüntülerden kaçmak imkansızdır. Savaş çığırtkanlığı yapıp, boy boy şehit fotoğrafı basıp ‘Bunları size ödeteceğiz!’ diyen iktidar yanlısı gazeteler, savaştan pek bir memnun bayrağa bezeli köşe yazarları ve her daim bayrak/vatan/toprak üçgeniyle ilgili slogan atmaya hazır topluluklar. Her an, her yerde konuşulan bir savaş.
Popstar yarışmalarından herhangi bir star çıkmayacağını anlamış, gevşemiş jüri üyeleri. Müzikten çok, skandal yaratacak sözler söylenmeye çalışılıyor program boyunca. İyi yada kötü. Sorun bu değil. Sorun, unutulmaz T.V anlarından birinin yaşandığı an. Bülent Ersoy, kendine has bir kadın. Kendini çok seviyor. Ziyanı yok. Sadece çok dikkatli bakarsanız pırlantalarının ışıltısı göz ayarınızı, osmanlıcavari konuşması ise zihninizi bulandırabilir. Bülent Ersoy’un daha fazla yan etkisi yoktur. Konu savaşa geliyor yine. Bülent Hanım söz kendisine geldiğinde, mertçe bir savaş olsa karşı olmayacağını lakin masa başındaki politikacıların kurmacası bir savaşı tasvip etmediğini ve eğer çocuğu olabilseydi savaşa göndermeyeceğini dile getiriyor. Aslında milyonların hissettiğini söylüyor Ersoy. Bugune kadar söylenmesi gerekeni.
Birileri savaş istedi diye, günahsız ölenleri temsil etti Ersoy. Ersoy açıklamasını bitirince, seyirciden iyi bir alkış aldı. Bunun akabinde, pek bir delikanlı(!) çığırtkan kızımız Ebru Gündeş, içerisinde ‘anlı, şanlı, bayrak, vatan, toprak, şehit ve ölümsüzlük’ içeren müthiş bir duygu sömürüsü yarattı. Gündeş’in oğlu olursa; onu seve seve askere yollar, oğlu bu topraklar için ölürse gurur duyar ve ‘şehitler ölmez/vatan bölünmezmiş’. İşin garibi Bülent Ersoy’a gelen alkışlar Ebru Gündeş’e de gelir. Her lafı takdir etmeye programlanmış izleyici elbet, ‘şehitler ölmez/vatan bölünmez’ sloganından etkilenir.
Halkın zayıf noktalarını yakalayan Gündeş gibi şanatcılar dün de vardı, bugun de var. Savaş gibi takdir edilmesi imkansız bir konuyu yüce bir değermiş gibi gösterip kendine pay çıkarmak nasıl bir ruh halidir?. Gerçi biz Kıbrıs halkı olarak bu tarz söylemleri politikacılarımızdan yıllarca duyduğumuzdan konuya karşı aşinalığımız var. Lakin, Bülent Ersoy’a yerli yersiz saldıranlar arttıkça konunun bir hayli farklı bulan kesimler olduğunu anlıyoruz. Duygu sömürüsünün bu türü sanat dünyasına hiç yakışmıyor diyecektim ki, aklıma Ebru Gündeş ve sanat (!)geldi...Kaderin bir cilvesi mi bilemiyorum ama iki hafta önce Rashit’e albüm yapmayıp, Ebru Gündeş’e albüm yapan müzik yapımcılarına sitem etmiştim. ‘ Yoksullar hep haindir/Çünkü, aç olan isyan eder / Şehitler hep fakirdir / Çünkü, zenginler olmaz asker’ diyen bir gruba albüm yapmak işlerine gelmese de, Ebru Gündeş bu şarkı sözlerini duysa ne tarz bir sömürü tekniği kullanır merak ediyorum.
Konu hakkında açıklama yapmayan ünlü kalmayacağını hissettiğinden olsa gerek Sezen Aksu ‘Tanrı’nın gözyaşları’ diye bir şiir yazdı savaş üzerine. ‘Ölü çocuklar coğrafyasında/kayıplar destanı hikayemiz /melek anaların dilsiz yasında’ diyerek yine sezenliğini gösteriyor. İçten, derinden ve etkili... Ve yine Sezen gibi bitiriyor şiirini dil-din-ırk-millet ayıranların karşılarına çıka çıka ‘Dört kitap yazıyor/ Eşittir tanrı’nın çocukları...’
HYPERLINK "mailto:cypaibo@gmail.com" cypaibo@gmail.com
Halil Ağa
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder