BİZİM LONDURA’DA CEYRAN KESİLMEEEEZ
Şehir anlam yüklettirmeyi sever. Kendinden bağımsız olarak yüklettirdiği anlamların esas sebebi yine kendidir. O masumdur. Kendisine kapılan masumlara ‘hayat okulu’ formatında güzel bir ders vermeyi sever şehir. Şehir büyük bir franchise fastfood resturantı gibidir. Seçer, sever, zevk verir, mideye oturur, hazımsızlık yapar, huzursuz eder.
Kimse korkmasın. ‘Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim’cilik oynayacak değilim. Zira kimsenin bu soğukta klimalı ofislerini, evlerini bırakıp da köyünün yağmurlarında yıkanmaya niyeti yok. Oysa acitasyon sihrini kullanarak ‘köye dönmek’ üzerinden ne ekmek yendi buralarda. Herşeyi bırakıp biryerlere gitmek zaman zaman düşünülse de gidilecek bir yer varoldukça, sonuç aynı.
Vakti olmayan, hep bir acelesi olan, acelesi varken bile kafasında tilkiler dolaşan şehir kurbanlarından uzak durunuz. Yaşadığı şehirden güç alıp, hırs dozunu abartmadan keyfiyle şehirli olanlar ne kadar da rahatdır. Şehirde yaşadığının bilincinde olduğundan, trafiği hoş karşılayacak hatta trafiği müzik dinlemek için bir araç olarak kullanacak. Egsoz kokusu ise, medeniyetin modern bir simgesi gibi üzerinde. Tarlayla işin olmadığına göre elbette egsoz kokacaksın. O kadar medeniyetle içiçesin ki, tamamen doğadan uzaksın.
Doğa, İngiltereden yeğenlerin geldiğinde pikniğe gideceğin ormanın ev sahibi olsun. Elbette böyle özel bir anda, doğaya sığınmalısın. Senden katkat daha şehirli ‘londuralı(!)’ yeğenlerinden öğreneceğin değerli bilgileri sakin, dingin ve yeşil bir atmosferde öğrenmelisin ki yıllarca hafızanda kalabilsinler. Öncelikle senin burada aldığın fiyatın sadece %20 sini ödeyerek satın aldıkları mp3 çaları anlatacaklar. Model karşılaştırmayı sakın unutma. Sende görüyorsun işte, senin verdiğin parayla yeğenin 5 tane daha alırdı. MP3 çalar şokunu atlatmadan her hasta olduklarında doktorların ilgisini, eve hemşire bile geldiğini, hayatın hiç buradaki gibi ilkel olmadığını, elektrik kesintisinin ne olduğunu bilmediklerini anlatırken yukarıya bak.
Dallarının arasından elektrik kablosu geçen ağaçlar da senin gibi gayet şaşkın bir vaziyette. Bu muhabbetin devamında Londra’da birkaç yılda kazandıkları parayla Kıprıs(!)’ta yapmaya başladıkları 500 metrakarelik villaları ve kıprıs sorunu vardır. Senden daha bilgili ve şehirli olduğundan konuşacak çok şeyleri vardır. Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türklerden daha fazla vatan sevgisi olduğunu buyuracaklardır.
Çünkü, buradaki gençlik o kadar kör ki, yavur(!)’un bizi kandıracağını halen daha anlamıyor. Yavur’a verecek bir karış toprağımız, gururumuzu kıracak herhangi bir taviz noktamız yoktur. Bunu elbette Londralı yeğenlerimiz bizden daha iyi bilecektir. Ekonomik sorunları bahane edip adada barış istemek de neyin nesiymiş. Hem 365 gün bu topraklarda yaşayan insanlar mı bilecek doğruyu, yoksa yılda iki hafta tatile gelen akrabalarımız mı?. Elbette ki 500 metrekarelik villasını adanın en iyi manzaraya sahip yerlerinden birine konduran yeğenlerimiz bilecek. Fish and chips kokuları üzerinden kaçmadan geldikleri evimizde profesyonel iş hayatından bol bol söz edip bizi bilgilendirmekten geri kalmayacaklardır.
Evimizdeki birkaç eşyayı da ilkel bulduktan sonra yavaş yavaş işlevlerini tamamlayan yeğenlerimiz ülkelerine dönmeden son bir hamle yaparak canımızdan can alırlar. Londura çakulatu!. Evet, buna hayır diyecek halimiz elbette yok. Çocukluğumuzdan beri abarta abarta anlatıldığından bir efsane haline dönen bu yemişler ev halkı tarafından kapış kapış yenecek ve bir haftaya kalmaz tükenecektir.
Bizi bize anlatmaya hevesli ne kadar çok yabancı olduğunun bir diğer örneği ise, Türkiye medyasının başbelaları ve onların Kıbrıs(kumar) hevesi. Kumar ve Kıbrıs onlar için aynı anlamda olmanın yanısıra, ülkeyi de bu şekilde tanıtmaya pek bir hevesliler. ‘Hababam Sınıfı Güle Güle’den beri peşimizde olan ve özürlülerle dalga geçecek kadar düzey ayarlamasına giden Mehmet Ali Erbil, en trajik örneklerden biri. Kıbrıs’ı sadece otel ve kumarhane olarak algılayan bu şahıs kumar oynadığı otellerde sahne alarak zeki esprileriyle kitleleri gülme krizine sokuyor!. Azz sonra’cı magazincilerin de eksiksiz takip ettiği bu şovun en ilginç bölümlerinden biri ise, şivemizle dalga geçildiği kısım. Yani yüzlerce ytl vererek böyle güzide bir şovu izleme gafletine düşüyorsun, bunun üzerine aşağılar bir şekilde seninle dalga geçen bir ünlü(!)yle karşılaşıyorsun. İzlemek yada izlememek kişisel tercihtir diyerek başka bir boyuta geçiyorum.
Mehmet Ali Erbil ve en az kendi kadar çılgın 3-4 adam ‘Maskeli Beşler KIBRIS’ta’ diye bir film yapıyorlar. Halen daha sinemalarımızda gösterilen filme gitmeden afişini iyice incelemek şart dedim. O da ne!. KIBRIS kumarhane olmuş. Oyuncuların sağında solunda zarlar, rulet masaları,iskambil kağıtları..LasVegas’dan farksız bir tablo var. Sanırsın ki burada her taraf ışıl ışıl, bir karnaval, bir cümbüş..Bizler de işi gücü olmayan zengin insanlarız... Sanırsın ki, Kıbrıslılar hawaii gömlekleri, seksi kızları, elinde şemsiyeli tropik meyve kokteylleri, omuzunda papağanları olan insanlardan oluşan bir toplum..
İşyerinde gizliden solitaire oynayanlara selam olsun diyor ve bu filme para kazandırmaya hevesli herkesi uyarıyorum. Bu adamlar bizi çok seviyor, hele hele Girne’ye tapıyorlar. Tamamen gönül meselesi. Öyle bir tutkuları var ki anlatılamaz. Çok seviyorlar ve her an bizimle olmak istiyorlar. Karpaz’ı çok sevmiyorlar şimdilik ama yakında sevecekler. Sevmeleri için gerekli altyapı çalışmaları şimdiden başladı bile. Hatta onların ilgisine hak edebilmek için en üst mertebeler bile uğraşıyor.
Keza Londrez(!) yeğenlerin de çok seviyor bu adayı. Sanma ki denize sıfır villalarını kaybetmemek için barış istemiyorlar. Asgari ücretle çalışan üniversite mezunlarının ve tüm diğer asgari ücretle çalışan emekcilerin yeterli ekonomik güce sahip olduklarından barış istemiyorlar. Full ekstra şehirli dostlarımızın kıymetini bilelim, onları ürkütmeyelim..
Halil AĞA
haliltekno@yahoo.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder