26 Temmuz 2010 Pazartesi

mayıs2010

HİÇ VAKTİN OLMADI SENİN, ŞİMDİ GELEMEZSİN SIRASI DEĞİL


Bir ses istiyorum. Duyduğum herkesden ve herşeyden farklı olmasın. Ama onlar gibi de olmasın. Birbirini tekrarlayan, bir sonraki adımı tahmin edebildiğim seslerden hiç olmasın.
Hani insan en sevdiklerini konuşur ya hep, işte öyle bir ses. En sevdiklerimizi çekiştirir, eleştirir ve yargılar. Nazımı çekecek bir ses. Buraya kadar yazdıklarımı tekrar tekrar okuduğumda, karşımda Erol Evgin duyarlılığında birini görüyorum. Demek ki, aradığımla bulduğum yakın tonlamalarda bulunuyor şu an.

Bulduğumu yaşamadan önce kalabalıklar ve sesler bütününden kurtulmalıyım. O kadar mantıksız ki bazen herşey. 1 Mayıs gösterileri için ‘Ayaklar başları yönetirse kıyamet kopar’ diyen bir Recep Tayyip var elimizde.Her geçen gün daha da dayılanıyor. Ya da bizim köyde dedikleri gibi ‘palazlanıyor’. Mizahcılara açtığı davalar, vatandaşa sert çıkışları, insanların kuluçka makinesi gibi yavrulamasını salık veren demeçleri.

İşçi ve emekcilere ayak takımı demekten çekinmeyen bir yönetimin sonu ne olur? Peki ya ayaklar? Neden bu kadar aşağılanıyor. Oysa her tür hastalığı ayaklardan kapmıyormuyuz. Ve ben bunu neden düşünüyorum?. Sonuçta ayak takımına mensup bir zat olarak, eğer kıyamet gününün sebebi olmak istemezsem asla yönetim hayalleri kurmamalıymışım.

Ortaokuldan aklımda en çok hangi bilgi kaldı diye soracak olursanız, ki sormazsınız ; Fransız ihtilali derim. Halk yiyecek ekmek bulamıyor ve isyanda. Kraliçe balkona çıkıp, ‘Ekmek bulamıyorsanız, pasta yiyin’ diyor ve eğlence başlıyor. Kitleleri aşağılamak yıllar öncesinden süregelen bir durum olsa da, böylesini daha önce hatırlamıyorum. Vatandaşa ‘Ananı da al git’ demiş biri için, milyonlarca işciye ‘ayak takımı’ demek şaşılacak bir açıklama değil.


Ayak takımı gün gelir ne kadar değerli olduğunu elbet hissetirecektir diyerek yakınlara geliyorum. Ülkemizde ise; 1 Mayıs yürüyüşlerine başbakan, cumhurbaşkanı, bakanlar.. yani yönetim katılıyor. Elbette katılacaklar!. Başa geldikleri ilk günden beri, emeğin en yüce değer olduğunu bize gösteren bir yönetimin hakkı bu.




Özel sektörde sendikalaşmanın önünü açan, vergileri en aza indiren, sosyal güvenlik yasasını vatandışın lehine düzenleyen, emeklilikle ilgili harika düzenlemeler yapan kim?. Peki Karpazla ilgili araştırmalar yaparak, Karpaz’ın doğal yapısına zarar vermeden elektrik sistemi kuran kim? Karpaz’ı ve daha bir çok yerleşim bölgesini yurtdışından gelen tehlikeli mafyacıklardan kurtaran kim? Bafra sahillerini bafralılara veren, Devlet’in kadrosunu küçülterek iş gücüne destek olan kim?..Şükran ve minnettarlıktan yıkılıp geçen kim? Elbette ki bu yürüyüşte yer almak onların da hakkı. İşçiler kolay unutur mu kendilerine yapılan iyilikleri. Bravo. El ele. Hep birlikte.


Gayet cızırtılı başka bir ses ise, Rica’lı sanatçı(!) Guillermo Vergas Habacuc’tan geliyor. Sanattan anlıyormuş gibi yapan, sanattan anlamanın çok önemli bir meziyet olduğunu sanan insanlar sadece buralarda yaşamıyormuş. Habacuc bunu keşfedip bir vahşet sergisi açmış. Peki ne yapmış. Bir köpeği duvara bağlamış, onu aç susuz bırakarak ölüm sürecini sergisinde sanatseverlere(!) sunmuş. Olayı kınayanlara da, ‘zaten sokakta olsaydı açlıktan ölecekti’ demiş. Tüm Karma ve quantum felsefeleri devreye girse de, benzer bir show bu insanların başına gelse dünya çok güzel bir yer olurdu değil mi? Olurdu tabii.


Sakinlik istiyorum. Bu seslerden kurtulmak istiyorum. 1 Mayıs’ı piknik bayramına dönüştürenleri de düşünmek istemiyorum. Bulmak istediğimi buluyorum. En umutsuz anlarımı sevmek, birşeyleri sevmek, sevebilmek.

Düşler görebilmek. Tüm bunlara rağmen. Sihirli bir kavalın peşinden giden bir fare gibiyim. O beni buluyor. Kaval mı, melodi mi?. Bilmiyorum. Umut. Hergece yattığında birini düşünmek. Ertesi gece yine düşünmek. Sonraki gecelerde de düşleyebilmek aynı insanı, farklı hallerde.

Benimle mutluysa, benimle olan ama mutsuzsa elvada diyebileceğim kadar şeffaf düşler. Temiz düşler. Sevdiği için verem olan kadın/adam nerdesin?. Biliyorum çok uzak değilsiniz. Buna inanıyorum. İnanmak istiyorum.

Yine , yeniden umudu keşfediyorum kimbilir kaçıncı kez. Mutlu olacağıma inanmazsam, ne işim var bu bozuk seslerin arasında..
İster yalan olsun, isterse gerçek yeter ki biri gülsün bana. Tutulmayacak sözler, yalan gülüşler olsun. Bağımlılıktan uzak. Ne de olsa gerçeğin yalan olması, yalanın yalan kalmasından daha çok acıtıyor...



HALİL AĞA
cypaibo@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder