25 Temmuz 2010 Pazar

Tanrım beni baştan yarat yada format at-temmuz2007

Tanrım beni baştan yarat yada format at


Her hafta aynı gün, aynı saat dayak yemek kötüdür. Garip bir alışkanlık gibi gözükse de, bu eylem okul gibi bir ilim-irfan yuvasında gerçekleşince gariplikten çıkıp trajik bir statüye bürünüyor. Müzik dersini orta okulun en korkulan dersi yapmayı başarabilmiş genç öğretmenimiz koridorda ilerlerken kalbimin atışları hızlanıyor, ellerim terliyor. `Gore` sinemasına büyük katkılar sağlayan basarılı film serisi `Testere` nin kurbanları gibi hissediyorum kendimi çünkü; az sonra öğretmenimiz flüt denilen tuhaf biçimli aleti çalmamı isteyecek ve ben çalamayınca yine yeni yeniden dayak faslı başlayacak. Cetveli dikey olarak ele vurma, flütün arkasıyla kafaya vurma ve yanağa tokat atma işkencelerinden birini seçip üzerimizde uygulaması an meslesidir. Mum ile aranarak bulunan birkaç öğrenci flüt çalmayı becermiş, aletin orasından burasından tükrükler saça saça `Yeşil Kıbrıs, Yeşil Kıbrıs cennet gibisin…` adlı eseri(!) yorumlarken yüzlerinde rahatsız edici bir tebessüm hiç eksik olmuyordu. Onlar dayak yemediklerinden dolayı bu tebessümlerini savururlarken, teneffüste kullanacakları büyük bir alay malzemesi yakalamanın haklı gururunu hissediyorlardı. Öğretmenimiz bir gün flüt çaldırmaktan ve işkence seanslarından vazgeçtiğini müjdeleyip müzik üzerine bizimle sohbet etmek istedigi belirtir `hangi tür müzik dinliyorsunuz?` diye sorar. Zamanlardan `hadi yine iyisin tayfun` la, `benimle oynama Burak Kut` un delicesine kıyaslandığı yıllar olduğundan bir çoğumuz ağzımız yaya yaya `pop` dedik ama arada tek bir ses `arabesk` dedi. İnanılmaz derecede keskin gözlerle bakarak arabeskcinin kim olduğunu keşfeden öğretmenimiz, gayet sert bir tavırla işkence türlerinden en ender kullandığı yanağa ‘tokat ataraktan rezil-i rüsva etmek` seçeneğini kullanmıstı. Müzik eğitimini Batı(!) daki müstesna eğitim yuvalarında tamamlayan öğretmenimiz, gerekce olarak arabeskin arap müzigi olduğunu, sadece dansöz müzigi olarak kullanabileceğini ve kesinlikle bir daha bu tür müzik dinlediğimizi duymaması gerektiğini gayet anlasılır bir şekilde ifade etti. Öğretmendir, dediği doğrudur mantığına inandığımdan yıllarca yanlış bir fikre kapılmamın sebebi bu olayı hafızamdan silmek gerçekten çok zor.

Ekmek parası için çalışana ve saf yüreğiyle hayatlarımıza VHS videolarla giren Küçük Emrah hepimiz için ilgi odağı olmayı başarmıştı. Özel televizyonların olmaması ve müziğe olan derin hasretten dolayı filmlerin yarısından fazlası şarkılı, türkülü geciyordu. Emrah sabah kalkar makinist atölyesine gider, kahveden biri koşa koşa Emrah’a gelir ve annesine tecavüz edildiğini söyler. Emrah koşa koşa eve giderken kaşlarının daha bir belirginleşerek düz bir çizgi halini alması ve annesinin `çaresizdim` serzenişlerine ilaveten gayet duygu dolu sözlerle ortamdaki herkes ağlar. Aynı gün içinde Emrah’ın ablası geneleve düşer, babası kolunu iş makinesine kaptırır ve eğer mevcutsa Emrah’ın küçük kardeşi top peşinde koşarken kırmızı bir Alman arabasının altında kalır. Filmi daha görmeden Emrah’ın annesinin başına gelecekleri filmi kiralayan herkes biliyordur. Çünkü, eğer Emrah’ın annesiysen tecavüze de ugrayacaksın, iftiraya da. Birbirinin aynısı olaylar sadece Küçük Emrah için değil, yine bir baş belası minik oyuncu olan Küçük Ceylan için de gecerlidir. Acıklı bakışlarıyla yürekleri ve dağları parçalayacak kapasitedeki Ceylan da bu sinema döneminde epey iş yapmış bir minik kardeşimizdi. İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve başlı başına bir ekol olan nikah masası paranoyalı Ümit Besen ise aşk temali filmleri tercih etseler de başlarına gelen hemen hemen aynı akıbettir. Şarkılı, türkülü filmlerde mutlaka esas oğlanımız fakir, aşık ve fakirliği yüzünden hor görülen karakterleri canlandırırlar. Filmlerin samimiyeti tartışıladursun, Bergen ve Esengül kendilerine tarz bir akım başlatarak müzik dünyasına yepyeni bir yol açmışlardır. Bitmiş, haksızlığa uğramış, acılarla geçen hayat öyküleri seslerine yansımış Esengül ve Bergen hıçkırarak ve hafif titrek bir yorum şekliyle piyasa yer bulurken, bu tarz şarkı söylemek moda olmuştu. Acıların kadını olarak nam salan Bergen ve Esengül’ün yaşam yolculukları maalesef çok uzun olmadı, her ikisi de genç yaşta hayata veda etmelerine rağmen şarkıların halen söyleniyor olması belli bir kendine özgülüğün(!) göstergesidir. Bu şarkıların tarzı horlanabilir, yapmacık bulunabilirdi ama kesinlikle gerçek, samimi ve karakteristik olan Bergen ve Esengül’ün eserleri özellikle meyhanelerde yıllarca dinlendi. Batılı olmayanı kabul etmemeyi marifet sayan zihniyet elbette ki bunu da kötüledi ve arabeske, alaturkaya sırtını çevirirken çamur atmayı ihmal etmedi. Neşe Karaböcek, Gülden Karaböcek bu akımın başarılı temsilcilerinden oldular. Kibariye ise arabeskin yayılmasında güçlü yorumu ve ağdalı sesiyle başarılı oldu. Ajda Pekkan, Zeki Müren, Tanju Okan, Nilüfer gibi müziğin ceşitliliğine inanan sanatcılar da 80’li yıllarda arabesk şarkılar yapmış ve oldukça da sevilmişti. Özellikle Nilüfer `Tanrım` gibi bir çok basarılı eseri müzik dünyamıza kazandırarak, arabeskin `öcü` olmadığını gayet güzel göstermiştir.90’li yıllarda ise Hakan Taşıyan, İbrahim Erkal, Alişan, Mahsun Kırmızıgül, Azer Bülbül gibi Anadolu’nun bağrından kopup İstanbul’a `para` için gelmiş ve bu uğurda kullanmayacakları sömürü bırakmayacak şahıslar tarafından arabeskin en kötü örneklerine maruz kaldık. Nasıl ki pop müzikte iyi-kötü ayrımı varsa bu arabeskte de vardır. Arabeskin uğradığı en büyük haksızlık topyekün küçümsenmesi olmuştur. Ey arabeski topyekün kabul etmeyenler, Orhan gencebay`ın `bir teselli ver` i ile ibrahim erkalın `geliyor yavurun gızı, ah bu ne sızı` adlı şarkılarını elinizi vicdanınıza koyarak karşılaştırın!. Ferdi Tayfur kendi çizgisinde devam ederken, Orhan Gencebay sürekli yenilik peşinde koşarken, İbrahim Tatlıses ise müzikten ve sanattan cok ‘para`yı sevdigini keşfetmesiyle kabus dolu şarkılar,tv showları ve her türlü show için yırtınmaya devam ediyor. Rock camiasından da küçümsenmeyecek bir hayran kitlesi bulunan Müslüm Gürses, Pasaj müzik etiketli `Aşk tesadüfleri sever` adlı projede Murathan Mungan ile çalıştı ve Türkiye’de bir ilki gerceklestirdi. Dünyaca ünlü şarkıların sözlerini ve müziklerini Murathan Mungan yeniden yaratmış, Müslüm Gürses ise kendine has yorumuyla şarkıları kelimenin tam anlamıyla `uçurmuş`. Bugün bir çok albümü alıp dinleyin, inceleyin arabesk birçoğunda vardır. Çünkü alaturka,arabesk bu toprakların kendinde vardır. Hakkettigi ilgiyi hiçbir zaman görememiş ve bu durumdan da gayet hoşnut türk müziğinin en iyi seslerinden Özlem Tekin, 1999 yılında çıkarmış olduğu `Laubali` albümündeki `Yazmamışlar` adlı şarkısında Doğuş’la düet yapmıştı. Değişken, akışkan ve elastik müzik tarzını muhteşem yorumuyla birleştiren Tekin, neden Özlem Tekin olduğunu gayet güzel bir şekilde şarkısında hissettiriyor. `Duman` alternatif rockla arabesk sentezinde başarıya ulaşmıs bir grup. Grubun hayran kitlesinin genişliğinde bunun etkisi büyük. Son albumlerindeki `Aman Aman` ise, son yillarda dinlediğim en iyi alaturka şarkılardan biri diyebilirim. Değişiklikten korkan, farklılığı benimsemeyen, formüllü müzik üreten ve bizden olanı reddetmeye dayalı müzik yapanlara iyi bir ders olmalı Duman.
Yıllardır arabesk ve fantaziye yeni ve `koparan` bir ses eklenmedi. Gönül Pazar gün kanal kanal gezip, pazartesi sendromuna hazırlık yapmak ister. İşte öyle anlardan birinde makyaj ve estetikle tanınmaz bir hal alan, formüllü müzik yanlısı Ebru Gündeş, takılarının milyonda biriyle istediğim arabadan kac tane alırım sorusunu kendi kendime sormama sebebiyet veren diva Bülent Ersoy, herşeye çemkiren Armağan Çaglayan ve orada neden olduğuna bir türlü anlam veremediğim sadeliğiyle Orhan Gencebay bir kanepede oturuyor. Karşılarında Genç bir delikanlı terliyor, o terledikce Armağan Çağlayan çemkirmeye devam ediyor. Zihnimde Kartal Tibet ile Hülya Koçyiğit`in başrollerini paylaştığı `Seven Ne Yapmaz` filmi geliyor. Sevdiği adam için katil olan Hülya Koçyiğit ve onun jön sevdiceği Kartal Tibet mahkemede bakışıyorlar. Hülya Koçyiğit ben işledim cinayeti diyor, Kartal Tibet buna mukabil `Nayır, ben işledim` diyor. Bu münakaşa 5 dakika kadar sürüyor ve sonunda hakim,`siz madem bu kadar aşıksınız ben sizi mapusaneye atmam` diyor . Onlara 2 dakikalık bir azarlama içerikli bir nasihatten sonra serbest bırakıyor. Popstar adlı yarışmada da bazı yarışmacılar sürekli azarlanıp, azarlanıp bunu tekrar ediyor gibiydiler. Sahneye bir yarışmacı cağırdılar, kızın yüzü, bakışları gerçek bir pavyon şarkıcısı gibiydi. Belli ki çileler, acılar, kader oyunları çıkmış karşısına, ya da sahte bir pazarlama yapılmaştı. Şarkıyı söylemeye başlayınca gözlerim açıldı `Bu kim?`.

Adının İlkay olduğunu öğrendiğim yarışmacı `Tanrım Beni Baştan Yarat` demiş ve resmen şarkıyı baştan yaratmıştı. Sesini kullanmaktan korkmayan bir edayla, içli bir söyleyiş tarzıyla, zamanla oluşmuş bir acıya sahip ses tonuyla kesinlikle farklıydı. Hemen karanlık şiirlerin şairi ve İlkay manyağı dostum Gürkan Uluçhan’dan bir adet İlkay cd si edindim. İlkay`ın sesindeki temiz vurgular ve insanı şarkıların içine çeken tarzı etkileyici. Alaturka ve arabeske çok yakışacak bir sanatçı mı kazanıyoruz diye düşündüm. İlkay’a yakında bir albüm yapacaklardır. Popstar ve/veya gangster Bayhan’ın düştüğü hataya düşülmediği takdirde İlkay başarılı olacaktır. Bayhan operayla karışık klasik müzik eşliğinde arabesk yapmaya çalışmış ve ortalamanın altındaki müzikalitesiyle bir senede unutulup gitmişti. Eger İlkay`ı yönlendirenler yanlış yollara sapar ve `televole arkaplan müziği` dediğim sıradan müzik türünü denerlerse yazık olacak. Çünkü, ilkay şarkılarında acı çekmeli, acı çekerken yeniden yaratılmayı umut etmeli ve gerçek bir çilekeş olmalı. Çünkü, İlkay’ın doğası budur.
Hava sıcaklığının üst seviyelerde olduğu bu günlerde kendinizi `yaza damgasını vuran albüm`lerden koruyun diyorum. İlkay yaza damgasını vurmasın, eğer bir albüm damga vurmak gibi bir gaye taşıyorsa , o album doğmadan ölmüş bir albümdür.



Halil ağa
Haliltekno@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder