Her Şeye Sahip Olmak İsteyen, Elindekini de kaybediyor...*
Varoluş sürecini ve maksadını sorgulayan cümllelerden hep korkmuşumdur. Doksanların ortasına damgasını vuran meşhur kitap ‘Sofie’nin Dünyası’ bana ilk korkuyu yaşatan eserdir.
Henüz lise yıllarının başındayım, tanıdığım tanımadığım herkeste bir çoşkudur gidiyor. Sebep ise, tabii ki Sofie!. Kitabı okuyanlar, hayatının muhteşem bir şekilde değiştiğinden bahsediyor ve kitabı mutlaka okumam gerektiğini belirtiyorlar. Belirtmek az kalacak, zorla ve ısrarla okumalıydım bu muhteşem eseri. Lisedeki felsefe kitabımızdan pek de bir farkının olmadığını düşündüğüm kitap, okuma oranının bu kadar düşük olduğu yerlerde bile çok satmayı başarır. Medyanın da desteğiyle, sıradan bir kitap inanılmazı başarıyor ve felsefeyi bile kapitalizme yem yapmayı başarıyor.. Birçok kişi, hobilerine felsefe bilimini de eklemekte gecikmez ve ‘ben kimim?’ sorusunun cevabını aramaya koyulur. Ergenlik sivilceleriyle başı dertte olan birine, pek de iyi gelmeyecek bir sorudur ‘ben kimim?’
Yalın, dingin, minimal bir çocukluk yaşamamış birey, kolay kolay hayatı sorgulayamaz. Çünkü, eğer çocukluktan abartının kucağına düşmüşsen kaçışın zordur. Seksenlerde çocuk olup abartıdan uzak durabilmek mümkün mü?. ‘Önler pele, arkalar yele’ modeli saç şekilleri, ayakkabı dillerinin dışarda olduğu, kazakların kot pantolonların içerisine sokulduğu, pantolonların ise pileli ve aşağıya doğru daralan bir yapıya sahip olduğu abartılı bir cümbüş dönemi. Tüm bu abartılı giyim tarzından alt kalır yanı olmayan, ev dekorasyonlarını da unutmamak lazım. Bence bu dönemin en unutulmaz ürünü, tavuskuşu desenli lacivert cam biblolar.
Dantelli masaların üzerine, en çok yakıştırılan ürünlerdi bu lacivert biblolar. İlk başta masum bir sevgi gibi duran bu tutku, gitgide tehlikeli bir hal almaya başlar. İlk başlarda kül tablası, çakmaklık, minik tabak şeklinde piyasaya sürülen ürünler çok satılınca; vazo, daha büyük vazo ve en sonunda top arabası şeklinde garip bir ürüne kadar üretilir. Henüz tüketim değil, tutumluluk dönemleri olduğundan, bu ürünlerin tümüne sahip olmak mahalle içinde ciddi bir prestij sembolü olur. ‘Takımı tamamlamak’ kolay olmasa da bu ürünler, hiç kullanmadığımız çantalı çatal-kaşık-bıçak takımı yanında uyum içinde durup abartı konseptini tamamlar.
Abartılı yaşam tarzlarından tamamen vazgeçilmediğini, bilmem kaç bin sterlinlik villalarımızın mimarisinden de anlayabiliriz. Müzik sektöründe abartılı davranışlar ise, her dönemde olmuştur. Şovmenlik piyasasında daha başarılı olacağına inandığım İbrahim Tatlıses, her daim abartıdan prim yapan bir zat. Giyim tarzından , yapmacık polemiklerine, bağıra bağıra şarkı söylemesine kadar; her dönem mümkün olduğunca abartmıştır Tatlıses. Son seçimlerde adaylığını açıklayan Tatlıses, bir mitingde halka ‘Bodrum’da 18’lik kızlarla eğlenmek dururken, buradayım. Değerini bilin!’ demiş ve abartılı ego’sunun son halini bizlere güzelce göstermiştir. Medya destekli bir başka abartı sembolü ise, Muazzez Ersoy. Yıllardır bir kraliçe edasıyla gezinen Muazzez Ersoy, nostalji kraliçesi tanımlamasını kendisine yakıştırarak yıllardır katletmediği şarkı bırakmamıştır. Bu kadar naif, anlamlı ve sevgi içerikli eserleri yorumlamak için bu şarkıların hakkını vermek lazım. Yıllarca Ersoy’un albümlerini alanlar, konserlerine gidenler aslında Ersoy’u değil; şarkıları alkışlıyorlardı. Bunu anlamak için epey beklemek gerekti. Çünkü; bu abartılı ve yetersiz yorum yerine içten,naif bir ses yetişir imdadımıza: Belkıs Özener.
Türk filmlerinde duyduğumuz, bağrımıza bastığımız şarkıların gizli kahramanıdır Özener. Şarkıların nesilden nesile, kulaktan kulağa yayılmasına rağmen birtürlü albüm çıkaramamış bir ses. Belkıs Özener; 16 yaşında ilk defa sahneye çıkar, 19 yaşında evlenir ve medya meraklısı ablası Gönül Yazar’ın aksine sadece yeşilçam filmlerinde şarkı söyler o buğulu, naif sesiyle. Süperstar Ajda Pekkan ve kızkardeşi Semiramis Pekkan’ın hikayesi gibi bir hikayedir bu da. Semiramis de, Belkıs Özener’de hep geri planda kalmış gercekten iyi iki yorumcu. Semiramis Pekkan’ın yorumunu merak edenlere ODEON etiketli, bak bir varmış,bir yokmuş 4 albümündeki ‘o karanlık gecelerde’ şarksıını dinlemelerini öneririm.
Balıkçı güzeli Azize (Türkan Şoray) ile mahçup bestekar chopen (Kadir İnanır) ’in saf, temiz, hikayesi unutulur mu?. Bugunlerin internetten ısmarlama; tüketim aşklarına benzemeyen bir öykü bu. Balık satarken, ‘Balıklarım tazedir, alıp, yiyip, doysana’ şeklinde şarkı söyleyen bıcır kız azize keşfedilir, gazinoya çıkar, meçhul bir besteci ona besteler yapar, azize bestecisini arar. Bestecimiz, Azize’nin şarkı söylediği gazinodaki bir garsondur. Ama, besteci chopen asla kendini belli etmez. Çünkü; eğer azize gercekten aşıksa katıksız ve çıkar ilişkisinden uzak bir şekilde chopen’i sevmelidir. Tüm bu masal esnasında, Özener’in su damlası temizliğindeki yorumuyla hayaller kurar ve ‘acaba beni bu kadar seven biri olacak mı?’ diye kendi kendimize sorulur. Bu, esnada Azize ‘saadeti, aşkı ve sevgiyi ben bu şarkıda buldum’ diye hıçkırarak ‘Sevemedim Karagözlüm’ şarkısını söyler.
Bugune kadar Türk müziğine yaptığı katkılarıyla bilinen, Kalan Müzik kendinden bekleneni yapar ve 2006 yılında Belkıs Özener’in ilk albümü müzik marketlerde yerini alır. Hasan Saltık tarafından 1991’de kurulan KALAN, karşılaştığı tüm bürokratik engellemelere rağmen uzun uğraşlar sonucunda bu projeyi de gerçekleştirir. ‘Sahibinin Sesinden/ Belkıs Özener’ derme, çatma acelece hazırlanmış bir albüm değil, tamamı orjinal kayıtlardan aktarılmış 25 şarkıya sahip.
Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Türkan Şoray ve daha bir çok yıldızımızın şarkılarını seslendiren Özener’in söylediği şarkıların arasında seçim yapmak zor. Hüzünlü bir iç çekiş:: ‘Sevemedim Karagözlüm’, ‘Adını Anmayacağım’ ‘Boş Çerçeve’ ve diğer taraftan mahcup bir muziplik:: ’Tamba Tumba’, ‘Civciv çıkacak, Kuş çıkacak’ ‘Asmam Çardaktan’. Derli toplu bu şarkıların hepsinde en az müzik kadar sözler de önemli bir uyum içinde.
Kırılgan, naif, bağlılık, sevgilinin hep mutlu olması dileği bu şarkıların temel ruhu olur. Bugunlerde gayet sıradan olan; -gittiysen git, yenisi gelir: hatta allah sana hertürlü bela versin- düşünceli duyguların yerine; terkettiysen de kalbimdesin / hep mutlu ol duygalarının hakim olduğu bir ruh haliyle yazılan, bestelenen, söylenen şarkılar.
‘Artık hiç kimseyi sevmeyeceğim, artık hiç kimseye inanmayacağım . Bundan Sonra hayatım bomboş geçecek, kalbim bomboş olacak. Tıpkı bu boş çerçeve gibi...’ diye başlayan ‘Boş Çerçeve’ şarkısını; bir peçeteye yazıp bir garson ile Türkan Şoray’a iletsem. Belkıs Özener sesli Türkan Şoray, kalbini boş tutmakla ısrarlı olan çok değerli bir dostum için söylese: mevsim sonbahar olsa. Aşklar hep sonsuz, aşıklar hep birlikte, sevgililer hep saadet dolu olsa, bir de sesi ve fikri yetmeyenler nostalji kraliçesi olmaya kalkışmasa..
HYPERLINK "mailto:haliltekno@yahoo.com" haliltekno@yahoo.com // HALİL AĞA
*Ünlü olduğu için, meçhul besteci tarafından istenmeyen; zaten artık balık kokmayan balıkçı güzeli Azize’nin gazinoda şarkısını söylerken kullandığı derin cümle.(Kara Gözlüm/1970) Sofie’nin Dünyasından daha etkili olduğu kesin!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder