O KADAR ÇOK SEVİLDİM Kİ, SEVMEYE HİÇ VAKTİM OLMADI
Elektronik müzik-3
‘Her şey ne kadar sıkıcı, ne kadar sıradan’. Hemen hemen her gün bu tarz serzenişlerde bulunan insanları görüyorum heryerde. Sıkılmak yada şımarmak tamamen elimizde. Zaten birçoğumuz çoçukluğumuzda sıkıcı ve sıradan olmaya programlandırıldığımızdan, karşılaşmaya 1-0 yenik başlıyoruz.
Üniforma gibi tamamen kasvetli bir ürünü giyip anaokuluna gidiyor ve yaklaşık 40 kişinin daha aynı kıyafetlerde olduğunu fark ediyorum. Bu gidişattan pek hoşlanmayan ruhum , ilk çılgınlığını bu dönemde yapar. Çocukluğumun en büyük kahramanı HE-MAN’dir. Hatırlamayanlar için hatırlatayım; HE-MAN çizgi kahramanların en güçlüsü, en fedaisi ve en cesuruydu. HE-MAN elinde kılıncı, iyiyi bulma yolunda ona yardımcı olan ‘orko’ adlı bir yaratık, bir de her koşulda yardıma hazır kaplan-aslan karışımı ‘Atılgan’ adlı bir hayvancağızla maceradan maceraya koşardı. Elinde kılıcı, ‘Gölgelerin gücü adına, güç bende artık!’ diyerek kötü yaradılmış her canlıyı parça parça ediyordu. HE-MAN baskılı çizmeleri ilk gördüğüm günü asla unutmuyorum. O ne büyük heyecandı tanrım!. Açık mavi renkte çizmeyi uzun uğraşlar sonucu babama aldırabilmiştim. Günüm gecem bu çizme olmuş, annem kızmasa ayaklarımda çizmeyle yatacak kadar kaptırmıştım. Madem ki gelmiş geçmiş en iyi çizmeye sahiptim, neden okula onunla gitmiyorum diye düşündüm. Okula gitmek için evden çıkarken kimseye çaktırmadan siyah ayakkabılarımı çıkarıp, çizmelerimi giydim. Sınıfa girene kadar herşey güllük gülistanlık iken, öğretmenimin gözleriyle karşılaşılaşınca anladım ki; öğretmenim pek HE-MAN sevmiyor. Siyah ayakkabı giymediğimden dolayı, ceza olarak tek ayak sınıf köşesinde durarak ‘tüm sınıfa rezil olmak’ ve ‘veliye uyarı’ seçeneği uygun görülür. Böylece, ilk farklılaşma girişimim büyük bir yenilgiye uğrar
Hayat, farklılığa ve şımarıklığa muhtaç. ‘Bay yanlış ve Doğru Ahmet’ gibi bir T.V klasiğiyle büyüyen bir nesil için farklılaşmak zor. Bir TRT şaheseri bu yapımda, Bay Yanlış adlı 40-45 yaşlarında bir şahıs sürekli görgü kurallarına uymayan bir şey yapar ve her seferinde 13-14 yaşındaki Doğru Ahmet tarafından uyarılıp bilgilendirilir. Doğru Ahmet ailelerimiz tarafından da takdir edilip, sevilirdi. Yıllar sonra Bay Yanlış’ın usta tiyatrocu Erol Günaydın olduğunu, Doğru Ahmet’in ise Kral Tv’nin hüzün seli modundan asla çıkmayan VJ’i VJ Bülent olduğunu öğrendim. İyi ki, şimdilerde yanlışlı doğrulu programlar yok.
Şımarık, yetenekli, anarşist bir o kadar da farklı bir gruptan bahsetmek istiyorum. Nekropsi. Cevdet Erek, Tolga Yenilmez, Cem Ömeroğlu ve KURBAN’dan tanıdığımız Kerem Tüzün’den oluşan Nekropsi, 1989 yılında kuruldu. Trash metal tarzındaki ilk demoları ‘Speed Lessons - Part1’ i 1992 de yaptılar. Dört yıllık bir aradan sonra ilk albümleri ‘Mi Kübbesi’ ni ADA Müzik etiketiyle piyasaya sürerler. Bu albümde endüstriyel jazz çizgisini görürüz. Albümün ardından çok fazla konser vermeyen grup, kendileri gibi alternatif bir hayran grubuna sahip olurlar. Nekropsi’nin esas patlaması ise, 10 yıl sonra olur. Tarihler Aralık 2006’yı göstyerdiğinde Nekropsi ’Sayı 2’ ile geri döner.
‘Sayı 2’ kelimenin tam anlamıyla orijinal bir albüm. Çünkü, ne şarkı sözü olarak, ne de müzik olarak benzeri yok. İçerisinde ‘Aşk’ sözcüğü olmayan bir albüm varmıdır? Ya da ‘İnek Çağdaş Uygarlıktır!’ diyen bir albüm ?. 10 şarkılık albümün tarzını belirlemek hem zor, hem de haksızlık. Böyle eşsiz bir oluşumu sınıflandırmak, doğru bir davranış olmayacaktır. Albüm elektronik ağırlıklı, etnik müzikten nem alan, absürdlüğün en tepesine çıkmaya çalışan bir enerji küpü.
10 şarkılık albümün ilk şarkısı ‘Harf Devrimi’. ‘Gelmekte olan devrim halka, yavaş yavaş sevdiriliyordu’ diyen bir şarkı sevilmez mi?. Hem sevilir, hem de bol bol hatırlanır; Altınkum sahiline dikilen elektrik direklerini görünce, ister istemez hatırlıyor insan. Ne iyi demiş MVÖ ‘Ahh devrimim benim, nedir senden çektiğim!?’. ‘Harf Devrimi’ ne dönecek olursak içerisinde gıcırdayan kapı sesleri, böğüren inek sesi gibi korku öğelerini barındıran ama tek derdi ünlü harfleri anlatmak olan bir şarkı. İkinci şarkı, ‘Erciyes şokta’ ise, şımarıklığın çekici yanını gösteriyor. 4 AĞUSTOS 2005 tarihli radikal gazetesini açan Nekropsi üyesi Cevdet Erek, gelişi güzel dört haber başlığı seçer ve bunu şarkı yapar!. 15 yıla yakın bir süredir aynı sıradanlıkta şarkı yapan sanatçılarımıza duyurulur. Peki; salgın hastalık, mafya, sosyalizmin çöküşü ve borsadan bahseden dört haberin başlığından nasıl bir şarkı ortaya çıkar?. Gayet ritmik ve uyumlu bir vokale, aksak elektronik ritmler eklenince ortaya bambaşka bir şarkı çıkıyor. Şarkıların elektronik yapısı hem ruhen. hem de bedenen dans ettirmekte oldukça sinsi.
Tepkisiz, sessiz halkı ‘fok’ benzetmesiyle uyarmaya çalışan bir şarkı ‘Foklar’. Sörf tahtasıyla halka, yani foklara yaklaşan politakıcılarla ilgili uyarılarda bulunuyor Nekropsi. Tek amacı halkı toplamak olan bu güzide eserin arka fonundaki trance ritimler olayı daha bir gerçekci kılıyor. Albümde, en dikkat çeken şarkılardan biri ise, iki farklı versiyonu olan ‘PAPA’ şarkısı. ‘Yeni Papa Almanmış / Hemde Bavyeralıymış / Babam bana dedi ki / Panzer gibi adammış..’ diye başlayan yarı Türkçe , yarı Almanca bir şarkı ’Papa’. Almanca kısmı koparan, Türkçe kısmı soğuk duş etkisi yaratan oldukça eğlenceli bir şarkı. Soğuk duş ve eğlence bir arada olur mu demeyin. Sözleriyle, tüm dünyadaki ‘PAPA’ ve ‘Alman Gücü’ olgularına sade ve etkili göndermelerde bulunurken, ritim ve vokalleriyle oldukça tempolu bir eğlence. ‘Harf Devrimi 2005’ adıyla harf devrimi’nin ikinci versiyonu olan şarkı, bir Kemal Sunal filmindeki repliklerle yeniden yaratılır.
Mevcut düzene, tepkisizliğe oldukça tepkili bir grup Nekropsi. Bunu da anlatırken gayet sıradışı bir yöntem seçip, çok sesli ama az sözlü bir şekilde gerçekleştiriyor.
Etkileyici albüm kapağındaki fotografı ise, Cevdet Erek’in annesi Aysel Erek 1987 yılında çekilmiş.
Yetenek, sıradışı ruh ve bu adamlara yakışan bir şımarıklığın birleşimiyle ortaya çıkan ‘Sayı2’ yi mutlaka dinleyin. Zira, bugünlerde çok az albüm sürekli olarak ruhunuzu yükseklere; kimselerin olmadığı diyarlara çıkarmayı becerebiliyor.
Kendinizi seviniz ve şımartınız. Aksi takdirde hayatımızın genel durumu, ‘Sokaktan Gelen Kadın’ filmindeki unutulmaz repliğiyle derinden sarsan Banu Alkan gibi olabilir::’O kadar çok sevildim ki, sevmeye hiç vaktim olmadı...’
Halil AĞA haliltekno@yahoo.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder