25 Temmuz 2010 Pazar

damsız okunmaz-temmuz2007

DAMSIZ OKUNMAZ!



‘Ağlatmak kolay, güldürmek zordur’ demişti Kemal Sunal ölmeden önce. Bu cümleyi kurunca aklıma ister istemez Fatih Erdemci geldi. ‘Ben ölmeden önce’ adlı şarkısıyla 1999 yılında bir Raks Müzik Projesi olan ‘9’da 9’ albümünde yer almıştı Erdemci. Raks dokuz ayrı sanatcıya tek tek albüm yapmak yerine, tek bir albüme dokuz sanatçıyı sığdırır. İçlerinden bir tek Fatih Erdemci’nin yıldızı parlar ve bunun üzerine hemen albüm hazırlanır ve piyasaya sürülür. ‘Yaşamak Zor’ adlı albüm, gelmiş geçmiş en kötü albüm kapaklarından birine sahip olmasına rağmen, müzikal anlamda oldukça iyi bir albümdür. Tansel Doğanay’ın düzenlemeleriyle hazırlanan albüm genel olarak şehirli bir adamın yaşadıklarını/hayallerini anlatıyor. Güçlü yorumunu her şarkıda ayrı ayrı hissettiren Erdemci’nin özellikle ‘Profosyonel’, ’Karanlık Sokakların Çirkin Çocukları’ ve ‘Gecenin içinde’ adlı şarkıları beğenilir. Pop/Rock Müziğimize çok şey katacakken, müzik piyasasının acımasızlığı Fatih kardeşimize de uygulanır ve bugune göre daha acımasız olan piyasa televolesiz bir sanatçımızı daha yer yüzünden yok eder. Halen Kadıköy/Bronx’ta sahne alan Fatih Erdemci’den yeni albüm beklemekteyiz. ‘Hiçbirşey değişmez istemezsen, rüzgar aynı yönünde; bahar aynı tadında::ben aynı/sen aynı’ diyen bir adam özlenmez mi?

Kemal Sunal’ın güldürmek ve ağlatmak üzerine söylediği özlü sözü hatırlatmamın nedeni ise, tabii ki yine müzik. Demem o ki ağlatmak, duygulandırmak bir nebze daha kolay ama dinleyiciyi oynatacak şarkılar yapmak zor. Müziğin bedeni ele geçirip oynattığı mekanlar da unutulmaz şarkılar da. Kim ‘Lambada’yı unutabilir?

1980lerin ortasındaki bir esintiydi Lambada. Esinti demek hakaret olacak, tam bir ‘Kasırga’. CD formatı o zaman bizlere uğramadığından, kasetin her iki yüzünde Lambadayı çektirip sevgililerine hediye eden vatandaşlar bile mevcuttu. Eğer sevgiliniz size iki tarafında ayni şarkının yer aldığı 90 dakikalık bir kabus hediye ettiyse, bazı şeyler için epeyce geç kalmışsınız demektir. Anlamadığımız bir dilde şarkı sözleri, türünün latin olduğunu çok sonraları öğreneceğimiz bir müzik. Şarkının klibiyse, kelimenin tam anlamıyla ırkçılığın bilinç altına işlenmesi için yaratılmış bir klip gibi durur. Üstü açık Lüx spor otomobilinde, sapsarı saçlarını savurarak ilerleyen bir kızcağız sahil kenarına gider. Zengin olduğu her halinden belli olan bu beyaz güzele, şemsiyeli meyve suyu taşıyan garsonların hepsi ise zencidir. Kız zenci garsonlardan birini keser ve tahmin edilebileceği üzere iki çılgın dakikalarca dans eder. Sonuç değişmez kız spor otomobiliyle malikanesine arap dadısının yanına, zenci genç ise garsonluğa geri döner. Gördüğünün aynısını yapmakta hiçbir sakınca görmeyen yaratıcı(!) öğretmenlerimiz ise, güzel bir 23 Nisan kabusu yaratmak üzere yola çıkarlar. Lambada klibinin aynısını yaratmak çabalarıyla okulun en esmer öğrencisiyle ,en güzel öğretmen kızı karşılıklı dans ederler. Zenci garson yerine geçebilecek öğrenci bulmakta zorlandıklarından birebir klibi havası yaratamayan öğretmenlerimiz, biz normal öğrenciler içinse -güzel çiftin etrafında daire oluşturup garip figürlerle dönmek ve çıppana çalmak- eylemini uygun görürler.




‘Beterin beteri var, haline şükret dostum’ diye ne güzel demiş Esengül. Ya 95-96 yılında ilkokul öğrencisi olup ‘Makarena’ oynasaydık 23 Nisan şenliklerinde. Kolların iki yana açılıp ortada birleşmesinden sonra, havaya sekmek süretiyle yapılan bu dans türü hafızalarda derin yaralara yol açar. ‘Makarena yaz 2222’ye gönder: şarkının gerçek sesi cebine gelsin’ temalı mesajların hayatımıza saldırmadığı yıllar olduğundan bir nebze daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Cep telefonları Makarena çalmasa da, diskolar bolca Makarena çalmışlar ve danstan tiksindirmeyi elbirliğiyle becerirler. Saçların jöle kavanozuyla dans ettiği her halinden belli olduğu, yaş sorunu ve dam sorunun mevzu bahis olduğu günler. Disko’nun çok daha büyük anlamlar taşıdığı zor günler.

Disko mevsiminin geldiği üç şeyden anlaşılır. Bunlardan ilki; marketlerin önüne konan , içinde bir tek ben eksiğim dedirtecek kadar katkı maddesi içeren dondurma markasının buzluğu. Diğeri; yine aynı markanın deniz şemsiyesini sağda solda görmek. Son olarak; üzerinde bikinili ve iri memeli kadınların fotoğraflarının olduğu bulunduğumuz yılının tarihinin üzerinde yazdığı ‘Summer Hits’ albümleri. Yazılı olmamasına rağmen belli başlı disko görgü kuralları mevcut. Özellikle yeniyıl partisi düzenleyen liseli öğrencilerin, disko macerası bambaşka bir aktivitedir. Bir gün önce sınıfta yüzüne bakmadığın kız; topuz yapılmış saçları, abartılı çizmeleri ve her tarafında ışıl ışıl parlayan simleriyle adeta bir ‘afrodit’ edasıyla salınır. En samimi olduğun arkadaşlara bile, cool davranmak zorundasındır. Kız dünyanın en güzel kızı, sen ise en artist adam olursun müzik eşliğinde.

70 lerin sonunda tüm dünyada patlayan disko akımı, her ülkede etkisini gösterir. Cennet vatanımız Kıbrıs’ta eğlenmek yerine herzamanki gibi politikayla uğraşıldığından ülkemizde gerekli ilgiyi görmez, göremez. Seksenlerin başına gelindiğinde, Modern Talking, Alphaville gibi Alman kökenli gruplar kendi ülkelerini aşan bir popülariteye sahip olurlar. Özellikle, Modern Talking , disko akımı için tüm dünyada bir işaret fişeği görevi görür. İstanbul’da ‘Stüdyo 54’ Türkiyenin en büyük diskosu olarak açılır. Ardısıra birçok disko eğlence dünyasına merhaba der. Diskoteklerimiz ilk başlarda sadece yabancı müzik çalsa da, yavaş yavaş türkçe müziğe göz kırpar olur.

Sevda Karaca’nın söylediği ‘Çık Ortaya’ zamanına göre oldukça modern altyapıya sahip bir şarkı olup, diskolara giren ilk yerli şarkılardandır. Ama esas patlamayı ‘Gönül’ yapar. Bir Orhan Gencebay şarkısını yeniden düzenleyen Esin Afşar, şarkıyı genç yetenek Zerrin Özer’e verir. Şarkı, kelimenin tam anlamıyla disko fırtınası estirir. ‘Gönül’ yalnızca diskolarda değil heryerde dinlenen bir şarkı olur ve Özer’in içten yorumuyla unutulmazlar arasında yer alır. ‘Gönül’ün tuttuğunu gören hırçın sanatçılarımızdan Gökben, ‘Samanyolu’ albümünü yapar. Albüm birebir ‘Gönül’ kopyası olmaktan ileri gidemez ve Gökben yine polemiklerle ilgi çekmeyi dener. ‘Olmaz Böyle Şey’ ile ünlenen Yeşim ise, ‘Her Yerde Kar Var’ı disko yapar ve şarkı oldukça başarılı olur. Artık disko şarkılarımızı evlerde,arabada ve tabii ki diskoteklerde dinler oluruz. Saçlarını, kabartılmış aslan yelesi benzeri bir şekle sokan kızlarımız ve vatkalı ceketleriyle robocop görünümlü gençlerimiz diskolarda sağdan sola çılgınca savruladursun, diskonun köşesinde kimin içkisine hap atsam düşüncesinde bir tecavüzcü coşkun mutlaka vardır. Çünkü, minik aynalardan oluşan koskocaman disko topunun altında üzerine ışıklar vurarak oynayan Ahu Tuğba, bir tecavüzcünün görüp görebileceği en iyi sebeplerdendir.

Koca kafalı sarışın bir bebeğin ağladığı imitasyon ‘ağlayan çocuk’ portresi seksenlerde hemen hemen her evin baş köşesindedir. Yıllarca kendi fotoğraflarımızdan bile kat kat fazla değer gören tablonun, uğursuz olduğunu duyan mahalle halkı bir günde bütün tabloları çöpe atmıştı. Çöpe atılana kadar evin en önemli yerini meşgul eden bu sinir bozucu bebeğin çöpü boylaması nedense beni üzmüştü. Bu olay bile tüketim çağının başlangıcında olduğumuzu ve dün sevdiğimizi bugün yok etmemiz gerektiğinin sinyallerini verir. Ne de olsa doksanların ilk yıllarıdır ve hemen hemen her şeyi hızla tüketmemiz gereklidir. Kuponla tabak, çanak ,tv, cilt cilt ansiklopedilerin alındığı günlerde, pop müzik yeniden bir patlama yaşar.

Yıllardır her fırsatta ünlü olmayı denemiş genç yetenek(!) Yonca Evcimik ‘Abone’ ile görülmedik etki yaratır. Abone 7’den 70’e sevilir ve hep birlikte aboneyle dans edilir. Pop Müzikteki patlama devam ederken, kobra yılanlı klipleriyle Tuğçe San disko müziği yapmayı dener. 10 yıl sonrasının müziğini yapan Tuğçe San elbette ki, anlaşılamaz ve unutulmaya mahkum olur. İzel, Söz yazarı Altan Çetin’le çalışmaya başlayınca çok başarılı hitler ortaya çıkar. ‘Yok Yere’ İzel’in en büyük çıkış ve dans parçası olurken diskolar tarafından sıkça çalınır. Megastarımız Tarkan ise, ‘Oynama Şıkıdım’, ‘Hepsi Senin Mi?’ gibi erotik unsurlar barındıran şarkılarıyla, yurtdışında da epey başarı elde eder. Serdar Ortaç ve türevi fast-food şarkı sözü yazarları sayesinde, artık şarkılar daha kısa ömürlü ve daha unutulur olmuştur.

2000’li yıllarda ise bir Uzan faciası olan Nez ‘Sakın Ha!’ ile diskolara arz-ı endam eder. Pazarlama harikası Nez’in aksine, Ayşe Hatun Önal kızımız 2004 yılında çıkardığı Universal etiketli ‘Sonunda’ ile şok etkisi yaratır. Gayet modern ve farklı bir alt yapıya sahip, Ayşe Hatun Önal’ın yarım yamalak Türkçesiyle söylediği ‘Çeksene Elini’ oldukça beğenilir. Uzun bir zaman diskoların en büyük ‘hit’i olan ‘Çeksene Elini’ sayesinde; herşey gibi müziğin de artık değişime ihtiyaç duyduğunun göstergesi olur. Artık birbiri benzeri şarkılarla coşmayacak, ‘Çakkıdı’ gibi yaratıcı şarkılarla eğlenecek ve Hande Yener’in nasıl delirdiğini dans ederek izleyeceğiz.

Disko ruhunu kalben hisseden ve yaşayan dostum Ozan Özgenler ile diskoya gitsek. Hatta en sevdiğim müzik yazarıyken, bir de en iyi dostlarımdan biri olan ve yazma cesaretini bana kazandıran sevgili Naim Dilmener’de bize katılsa. Banu Alkan dans pistinin ortasına çıksa, diskoda bulunan herkes onun saçlarına , dans figürlerine hayran hayran bakarak hep bir ağızdan ‘şeri şeri leydi’ diyerek çıppana çalsa...Mevsim hep yaz kalsa...




Halil AĞA
haliltekno@yahoo.com

1 yorum: